Sünnet Uygulamasının Kişilik Hakları Bağlamında Değerlendirilmesi 

Sünnet Uygulamasının Kişilik Hakları Bağlamında Değerlendirilmesi 

YAZAR: YUSUF İKBAL ŞAHİN

Öz 

Sünnet uygulaması toplumsal ve dini gerekçelerle tıbbi bir müdahale sonucu gerçekleştirilir. Sünnet küçüğün vücut bütünlüğüne müdahale teşkil ettiğinden kişilik haklarının konusunu oluşturan maddi ve manevi bütünlüğe ilişkin değerler kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirme yapılırken sünnetin yalnız tıbbi boyutu ve vücut bütünlüğüne etkisi çerçevesinde değerlendirme yapmak konuyu bütün boyutlarıyla ele alamama sonucunu doğuracaktır. Bu yüzden velayet hakkı ve sosyal, psikolojik etkileriyle beraber çocuğun menfaati çerçevesinde yapılacak değerlendirme sonucu sünnet uygulamasının kişilik hakları bağlamında isabetli bir şekilde değerlendirilebilmesi mümkün olacaktır. 

Anahtar Kelimeler: Sünnet, Çocuk, Rıza, Tıbbi Müdahale, Kişilik Hakkı 

GİRİŞ 

Sünnet, erkeklik organının ucundaki dış kabuk derisinin kesilerek alınmasıdır.1 Sünnet uygulamasının dini, tarihi, tıbbi, psikolojik, kültürel ve sosyolojik olmak üzere pek çok farklı alanda yansımaları bulunmaktadır. Bu çalışmada ise sünnetin hukuki boyutu çerçevesinde özellikle kişilik hakları bağlamında değerlendirme yapılacaktır.  

Hukuki açıdan değerlendirme yapılırken öncelikle genel olarak kişilik hakları üzerinde durulacak, devamında sünnetin hukuki açıdan bulunduğu konum incelenecek, akabinde sünnetle irtibatına binaen tıbbi müdahaleye rıza konusu bağlamında velinin ve küçüğün rızası incelenecektir. Bu incelemeler neticesinde velayet hakkı ve çocuğun menfaati ile çocuğun kişiliğinin korunması üzerinde durulacaktır. Son olarak sonuç kısmında sünnet uygulamasına getirilen temel eleştiriler incelenecektir. 

Hukuki incelemeden ve kişilik hakları bağlamında değerlendirmeden uzaklaşmamak adına konunun başka bir çalışma sahası teşkil eden dini, tarihi, tıbbi, psikolojik, kültürel ve sosyolojik boyutlarına mümkün olduğunca girilmeyecek yalnızca bu alanlara çocuğun menfaatine etkisi açısından gerekli oldukça değinilmekle yetinilecektir.  

Ayrıca belirtmek gerekir ki hem içinde bulunduğumuz toplumsal yaşantıda hem de tüm dünyadaki uygulamalar ile düzenlemeler genel olarak gözetildiğinde sünnetin neredeyse tamamen erkekler için uygulama alanı bulduğu, kadın sünnetinin ise oldukça tartışmalı bir konumda bulunduğu açıktır. Bu sebeple hem içinde bulunduğumuz toplum yapısından ötürü hem de tıbbi, hukuki durum gereği daha isabetli olacağından sünnet uygulaması yalnız erkek çocuklar yönünden incelenecektir. Çalışmamızda kanunlarımızın her ikisini kullandığı çocuk ve küçük terimleri kullanılmak suretiyle ergin olmamış kural olarak velayet altında bulunan kişi kastedilmektedir.  

  1. KİŞİLİK HAKKI 

Doktrinde kişilik hakları, şahsiyet hakları veya kişi varlığı hakları olarak isimlendirilen bu haklar bizzat kişinin şahsiyetinden kaynaklanan ve kişilik haklarının tamamını kapsayan haklar bütünüdür.2 “Kişi varlığı hakları malvarlığı dışında kalan, değeri para ile ölçülemeyen, kişinin daha çok manevi dünyasına ilişkin olan ve mutlak hak niteliğini taşıyan haklardır.”3 Bu haklar kişilerin şahsından kaynaklanan manevi menfaatlerini korurlar.4 

Kişilik hakkının konusu hukuk düzenince koruma altına alınmış kişisel değerlerdir.5 Bu kişisel değerler doktrinde farklı sınıflandırmalara tabi tutulabilmekle beraber genel olarak şu başlıklar halinde incelenmektedir: “Maddi bütünlüğe ilişkin değerler, manevi bütünlüğe ilişkin değerler ve iktisadi bütünlüğe ilişkin değerler.”6 Bu sınıflandırmaya ilaveten “sır çevresi ve gizlilik alanı üzerindeki haklar” şeklinde bir ayrım daha yaparak bu değerleri manevi değerler dışında inceleyen yazarlar da bulunmaktadır.7 Bu değerlerden ayrıca kişinin aile birliği içinde sahip olduğu hakları ve bilhassa velayet hakkı da kişilik hakkı bağlamında değerlendirilmektedir. 8 

Kişilik hakkı yukarıda zikredilen kişiliğe ilişkin varlıklar veya değerler üzerinde kişinin sahip olduğu para ile ölçülemeyen, paraya çevrilemeyen, kişiye sıkı sıkıya bağlı, mutlak bir hak olarak tanımlanabilir. Bu haklar hak düşürücü süreye ve zamanaşımına da tabi değildir.9 Dolayısıyla kişilik hakkından vazgeçilmesi, kişilik hakkının devredilmesi veya mirasçılara geçmesi de mümkün değildir. 10 Yalnızca kişilik hakkının konusu olan resim gibi değerlerin kullanımına izin verilmesi gibi istisnai imkanlar söz konusu olabilir.  

Bu çalışmada sünnet uygulaması kişilik hakkı bağlamında değerlendirileceğinden kişilik haklarının sünnet bakımından önem taşıyan değerlerine de değinmek gerekir. Kişilik hakkının konusuna göre yapılan ayrımlarda “Hayat, Sağlık ve Vücut Tamlığı”, “Kişinin Şeref ve Haysiyeti”, “Kişinin Hayat Alanı”, “Resim Üzerindeki Hak” ve “Kişinin Meslek Sanat Ekonomi ve Ticaret Hayatındaki Şahsiyeti” kişilik hakkının konusuna giren başlıca değerler olarak sayılmaktadır.11 

Sünnetin kişilik hakkı bağlamında değerlendirmesi yapılırken sünnet uygulamasının bu değerlerden hangisi veya hangileriyle yakın bir ilişkide olduğu isabetli bir şekilde değerlendirilmelidir. Sünnet yukarıda izah edildiği üzere temel olarak erkeklik organının ucundaki dış kabuk derisinin kesilerek alınması olduğundan kişinin hayat, sağlık ve vücut tamlığı ile yani kişinin vücuduyla ilgili olduğundan maddi bütünlüğe ilişkin değerler ile doğrudan bağlantılı bir uygulamadır.  

Bunun yanında sünnet uygulamasının gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlı olarak kişinin yetişkinliğinde toplumsal yaşantıda doğuracağı etkileri gözetildiğinde sünnetin kişinin hayat alanında da birtakım etkiler doğurması kaçınılmazdır. Kişinin hayat alanı kamuya açık alan, gizli alan ve özel alan olmak üzere üçe ayrılabilir. 12 Sünnetin kişinin kamuya açık alanı olan toplum içindeki yaşantısını, gizli alanı olarak değerlendirilebilecek cinsel yaşantısını ve gizli alandan biraz daha geniş olmakla birlikte yine de mahrem olarak değerlendirilebilecek özel alanı olan aile yaşantısını etkileyebilmesi oldukça mümkündür. Bu çerçevede sünnetin kişinin manevi bütünlüğüne ilişkin değerler ile de doğrudan bağlantılı bir uygulama olduğunu söylemek mümkündür.  

Bu açıklamalar çerçevesinde öncelikle sünnetin hukuki konumu incelenecek, akabinde yukarıda sayılan kişilik hakkı değerlerine sünnet ile nasıl bir müdahalede bulunulduğuna değinilecek ve netice olarak çocuğun menfaati çerçevesinde kişilik hakkının korunması konusu üzerinde durulacaktır. 

  1. SÜNNETİN TOPLUMSAL VE TIBBİ BOYUTU 
  1. Toplumsal Boyutu 

Sünnetin farklı toplumlar için farklı gayelerle uygulama alanı bulduğu söylenebilirse de çoğunlukla Müslüman ve Yahudi toplulukların dini emir gereği erkek çocuklar için sünnet uygulamasını devam ettirdiği söylenebilir. Türkçede sünnet olarak bilinen uygulama Arapça literatürde “hıtan” olarak yer almıştır. 13 

“Kur’an-ı Kerim’de hıtan ile ilgili bir hüküm olmamakla beraber, Hz. Peygamber’in hadislerinden hareketle ve Müslüman toplumların önem verdikleri bir teamül olması itibariyle sünnet, Müslüman olmanın bir alameti sayılmıştır. Sünnet olmak Hz. Peygamber’in hadislerinde “fıtrat” gereği olarak nitelendirilmiştir.”14 Sünnet zamanla dini gerekliliklerle beraber toplum tarafından da büyük kabul görmüş ve toplumsal bir gerçek haline de gelmiştir. 

Sünnet yalnızca Müslüman ve Yahudi topluluklar tarafından değil dünyada geniş bir kesimce uygulanmaktadır. Belirtildiği üzere büyük ölçüde dini ve toplumsal gerekçelerle uygulansa da tıbbi gerekçelerle, sağlık endişeleriyle sünnetin Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa ülkelerinde de uygulandığı belirtilmelidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sünnetin doğumdan sonraki erken dönemde yapılması önerilmekte ve yaygın olarak uygulanmaktadır. 15 

  1. Tıbbi Boyutu 

Tıbbi açıdan ise sünnet “erkek çocuklarda penis başını örten derinin (prepisyumun) cerrahi işlem ile kesilerek alınması ve penis uç kısmının açığa çıkarılması ameliyatıdır.” 16 Bu çerçevede sünnetin hukuka uygunluğu ve kişilik haklarına etkisi incelenirken öncelikle tıbbi müdahale kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.  

Doktrinde farklı tanımlar bulunmakla beraber tıbbi müdahale kavramı için bütün tanımlar belirli unsurları barındırması gerektiği görüşü etrafında şekillenmektedir. Bu kapsamda tıbbi müdahalenin, kişilerin sağlığını, beden bütünlüğünü tehdit eden fiziksel veya ruhsal hastalıkların teşhisi, tedavisi, önlenmesi, önlenmesi mümkün değilse hafifletilmesi, kötüye gitmesinin önlenmesi için tıp mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından uygulanan tıp biliminin kurallarına ve gereklerine uygun şekilde gerçekleştirilen müdahaleleri ifade ettiği söylenebilir. 17 

Tıbbi müdahaleler konusunda uygulama alanı bulacak yasal düzenlemenin özel kanun niteliğindeki Tababet ve Şuabatı San´atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun (TŞSTİDK)18 olduğu söylenebilir. Bu kanun aynı zamanda sünnetin yasal dayanağı olarak da kabul edilir. İlgili kanunun ”sünnetçiler“ başlığı altında düzenlenen 58-62.maddeleri 02.01.2014 tarih ve 6514 sayılı kanunun 26. maddesi ile ilga edilmiştir. Bununla beraber aynı kanunun 3.maddesi şu şekilde düzenlenmiştir:  

“Madde 3 – Yukarıki maddelerde zikredilen tabip diplomasını ve fenni cerrahi veya şuabatında ihtisas sahibi olduğuna dair işbu kanunun tarifleri dairesinde vesaiki lâzimeyi haiz olmayan hiç bir kimse hiç bir ameliyei cerrahiye icra edemez. Cerrahii sağireye ait ameliyat ile sünneti her tabip yapabilir. Ancak, olağanüstü ve istisnai hâllerde Sağlık Bakanlığınca düzenlenecek eğitimi alan kimseler tarafından hekim gözetiminde sünnet ameliyesi yapılmasına Bakanlıkça izin verilebilir.” 

Bu hüküm sünnetin hukuki dayanağı olarak kabul edilmektedir. TŞSTİDK tıbbi müdahaleyi doğrudan tanımlamakla beraber Hasta Hakları Yönetmeliğinin19 4/g maddesinde tıbbi müdahale şu şekilde tanımlanmıştır: “Tıbbi müdahale: Tıp mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından uygulanan, sağlığı koruma, hastalıkların teşhis ve tedavisi için ilgili meslekî yükümlülükler ve standartlara uygun olarak tıbbın sınırları içinde gerçekleştirilen fizikî ve ruhî girişimi ifade eder.” 

Tıbbi müdahaleyi doktrinde ise “insan üzerinde tıp biliminin uygulanması ile bağlantılı olarak yapılan her türlü müdahale” şeklinde tanımlayanlar da bulunmaktadır. Bu çerçevede tıbbi müdahale kavramına teşhis, tedavi, koruma, ilaç yazına, tahlil yapılması, estetik cerrahi, psikiyatrik müdahale ve adli muayenenin de dahil olduğu belirtilir. 20 

Bu çerçevede sünnetin insan bedeni üzerinde cerrahi müdahale ile gerçekleştiği gözetildiğinde tıbbi müdahale olduğu açıktır. Doktrinde sünnetin sağlık mesleği mensubu tarafından yapılıp yapılmamasının da sünnetin tıbbi müdahale olmasına etki etmediği belirtilmektedir.21 

Tıbbi müdahalelerin önemli bir kısmının kişinin bedeni üzerinde gerçekleştiği ve kişinin vücut bütünlüğüne müdahale oluşturduğu söylenebilir. Öyle ki konu Alman hukukunda ceza hukuku bağlamında özellikle kasten yaralama suçu özelinde ciddi bir şekilde tartışılıp irdelenmekle beraber bizim esasen üzerinde duracağımız tıbbi müdahalenin kişilik haklarına etkisidir. Bununla beraber tıbbi müdahalelerin bir kısmı da kişinin manevi bütünlüğüne ilişkin müdahale oluşturur. Sünnet sebebiyle de küçüğün vücut bütünlüğüne müdahale edilmektedir. Bu çerçevede kişilik hakkı bağlamında sünnetin değerlendirilebilmesi, sünnetin kişilik hakkı ihlali oluşturup oluşturmadığının belirlenebilmesi için sünnet uygulaması özelinde tıbbi müdahalenin şartları, rıza, velayet hakkı ile çocuğun menfaati konularının üzerinde durulması gerekmektedir. 

  1. KİŞİLİK HAKKI BAĞLAMINDA SÜNNET 
  1. Tıbbi Müdahale Olarak Sünnetin Hukuka Uygunluğu 

Tıbbi müdahalenin gerçekleştirilmesi kişinin maddi veya manevi varlığına yönelen bir müdahaleyle söz konusu olabilir. Kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin değerler izah ettiğimiz üzere kişilik hakkına ilişkin değerlerdir.  

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin hakları temel haklar arasında koruma altına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın m.17/f.2 “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tâbi tutulamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.  

Bu anayasal düzenleme çerçevesinde kişinin vücut bütünlüğüne müdahale teşkil eden tıbbi müdahalenin hukuka uygun olabilmesi için tıbbi zorunlulukların yahut kanunda yazılı hallerin bulunmasının gerektiği söylenebilir. Doktrinde ise tıbbi müdahalenin hukuka uygun olabilmesi için “tıbbi müdahaleyi yapanın sağlık mesleği mensubu olması, endikasyonun bulunması, hastanın aydınlatılmış rızasının bulunması ve müdahalenin tıp biliminin gereklerine uygun yapılması” kriterlerinin bir arada bulunması gerektiği ifade edilmektedir. 22 

Anayasa’nın 17.maddesinde tıbbi zorunluluklar dışında vücut bütünlüğüne dokunulamaz şeklinde düzenleme yapıldığından tıbbi zorunluluk üzerinde doktrinde sıkça durulmuştur. Endikasyon olarak adlandırılan tıbbi zorunluluk, belirli bir teşhis veya tedavi sürecinin uygulanabilmesi için hekimin bu tedbirini haklı gösterecek gerekçelerinin bulunmasını, tıbbi müdahale yapılması için ortaya çıkan tıbbi gerekliliği ifade eder.23 

Hasta Hakları Yönetmeliği’nin “Tıbbi Gereklilikler Dışında Müdahale Yasağı” başlıklı 12. Maddesinin “Teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya vücut bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez.” şeklinde yaptığı düzenlemeden teşhise, tedaviye ve korumaya yönelik zorunlu müdahalelerin endikasyon olarak kabul edildiği sonucuna varılmaktadır.24 

Nitekim sünnetin korumaya yönelik tıbbi faydalarından da söz edilmektedir. “Sünnet derisinin ağzı dar ise (fimozis), buna bağlı idrar yapma güçlüğü ve arkasından enfeksiyon daha ileri dönemlerde ise tıkanıklığa bağlı yukarı idrar yollarında önemli sorunlar ortaya çıkabilir. Sünnet yapılarak bu darlık giderilebilir. Sünnet penis kanseri gelişme riskini azaltır. AIDS gibi cinsel yolla bulaşan hastalıkların geçişini önler. Sünnetli kişilerin partnerlerinde serviks kanseri riskinin azaldığı ileri sürülmektedir. Sünnet idrar yollan enfeksiyonlarını 10 kat azaltır. Çünkü sünnet derisinin altında bakteri kolonizasyonunun varlığı engellenmiş olur.”25 

Bu faydalara rağmen tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için gereken endikasyon şartının olmadığı, bu faydaların tıbbi endikasyon bakımından yeterli olmadığını ifade edenler de bulunmaktadır. Buna dayanak olarak sünnetin koruma, teşhis ve tedavi bakımından zorunlu olduğunu gösteren gerekçelerin bulunmadığı ifade edilmektedir. 26 

Bu noktada sosyal gerekliliklerle gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerde endikasyonun ve rızanın hukuka uygunluğu sağlayıp sağlamadığını incelemek gerekir. Tıbbi endikasyon daha önce çoğunlukla iyileştirme ve tedavi amacı bağlamında değerlendirilmesine karşın tıbbi olanakların gelişmesi ve toplumsal taleplerle beraber artık endikasyonun mutlaka tıbbi olması gerekmediği, sosyal ve psikolojik etkenlerin de endikasyonu oluşturabileceği söylenebilir.27 Bu etkenlerle yapılan tıbbi müdahalelerde “dolaylı da olsa tedavi amacının” olduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede bu müdahalelerin de tıbbi müdahale esasları içerisinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmuştur.28 

Bizim de katıldığımız bu görüşe göre sosyal ve psikolojik etkenler de endikasyon olarak kabul edilmeli ve toplumsal şartlar ile sosyal ihtiyaçlar sonucu adeta bir gereklilik haline gelmiş sünnet gibi uygulamalarda sosyal ve psikolojik endikasyon tıbbi müdahalenin yapılabilmesi için bir gereklilik hali olarak kabul edilmelidir. 29 

Bununla beraber Alman hukukunda endikasyon olmasa dahi “rızanın ve müdahalenin ahlaka ve adaba, hak ve nasfete uygunluk, muhataba zarar vermeme ve bakım yükümlülüğüne uygun olması” şartlarının bulunması halinde hukuka uygun olacağı fikrini ileri sürenler de bulunmaktadır.  

Bütün bu değerlendirmeler neticesinde mevcut düzenlemeler ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında sünnetin tıbbi bir müdahale olduğu, ancak tıbbi bir zorunluluk yani endikasyon bulunması halinde vücut bütünlüğüne müdahalenin hukuka uygun olacağı,  sünnetin de faydaları sebebiyle koruma amacıyla tıbbi endikasyonun oluştuğu, bu faydaların yeterli olmadığı ve tıbbi endikasyonun oluşmadığı görüşünde dahi endikasyonun günümüzde teşhis, tedavi ve koruma amaçlarıyla sınırlanmayıp sosyal ve psikolojik etkenlerin de endikasyonu oluşturacağı, bu çerçevede sünnetin Türk hukukuna uygunluğu üzerinde bir tartışmaya gerek olmadığı söylenebilir. Sünnetin Türk hukukuna uygunluğunun sebepleri, dini gerekliliklerin yerine getirilmesine dayanması, toplumsal olarak çok büyük oranda kabul edilmesi ve uygulanmak istenmesi, rahatsız edici olmaması, uygulanmamasının toplumda kınanması ve TŞSTİDK hükümleri uyarınca uygulanması düzenlenerek yasal bir zeminde bulunması olarak sıralanabilir. 30 

Sünnet izah edildiği üzere sosyal ve psikolojik endikasyona dayanan, sosyal meşruiyet, dini inanç ve dini eğitim hürriyeti ile yasal temsilci rızası üzerine uygulama alanı bulan kanunen düzenlenmiş bir tıbbi müdahaledir. Bu müdahalenin hukuka aykırı olmaması ve çocuğun kişilik hakkının korunabilmesi için ise rıza ile velayet hakkı bağlamında çocuğun menfaati konularının incelenmesi gerekir. 

  1. Sünnet Uygulamasında Rıza 
  1. Rıza Kavramı 

Tıbbi müdahaleler izah edildiği üzere niteliği gereği kişinin maddi veya manevi varlığına müdahale teşkil eder. Kural olarak kişilik haklarının kapsadığı değerlere yapılan her türlü müdahale hukuka aykırıdır. Ancak tıbbi müdahaleler kişinin vücut bütünlüğüne, maddi varlığına veya manevi varlığına yönelik bir müdahale teşkil etmekle beraber bu değerleri ihlali amaçlamaz. Tam aksine müdahalenin amacı kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin değerlerin sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktır. Fakat yalnız bu amaç tıbbi müdahalenin hukuka aykırı olmasını engellemez.31 

Tıbbi müdahalelerin kişilik hakkı ihlaline sebebiyet vermemesi için zikredildiği üzere bir endikasyon bulunmalıdır. Bununla beraber tıbbi müdahaleler kişinin üstün nitelikte özel yararı veya kamu yararı halleri dışında kişinin rızası ile hukuka uygun olurlar.  

Türk Medeni Kanunu32 kişiliğin korunması başlığı altındaki 24.Maddesinde bu konuyu “Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” şeklinde düzenlemektedir. 

Sünnet de küçüğün erkeklik organının ucundaki dış kabuk derisinin kesilerek alınması suretiyle gerçekleştiğinden kişinin maddi varlığına, vücut bütünlüğüne bir müdahale teşkil eder. Bu müdahalenin küçüğün kişilik hakkının ihlali sonucunu doğurmaması içinse rıza gereklidir. TMK m.24’teki rıza hukuka uygunluk sebebidir. Geçerli bir şekilde verilmesi halinde hastanın rızası hukuka aykırılığı ortadan kaldırır. 

Tıbbi müdahalenin gerçekleştirilebilmesi için hastanın rızasının alınması gerektiği TŞSTİDK’de ve HHY’de de belirtilmiştir.33 HHY’nin ilgili 22.Maddesi “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.” şeklinde rızanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Yine aynı yönetmeliğin 24.maddesinde de “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir.” ibaresiyle rıza zorunluluğunu vurgulamaktadır. 

Rızanın konusu genellikle vücut bütünlüğüne, yaşam ve sağlık hakkına yöneliktir. Rıza, Türk ve İsviçre hukukunda çoğunluk görüşe göre bir hukuki işlemdir.34 Bununla beraber rızanın hukuki işlem benzeri fiil olduğunu savunanlar da bulunmaktadır. 35 Rızanın tıbbi müdahalenin gerçekleşmesinden önce verilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde müdahaleden sonra verilecek rızanın müdahaleyi hukuka uygun hale getirmeyip ancak müdahaleden dolayı uğranılan zarara yönelik sonuç doğuracağı ve tazminat talebinden vazgeçme anlamına geleceği ifade edilebilir. 36 

 
“Rızanın hukuki açıdan değer taşıyabilmesi için kişinin uygulanacak teşhis ve tedavi yönteminin içeriği, etkileri ve sonuçları açısından yeterince bilgilendirilmiş olması gerekmektedir.”37 Bu durum aydınlatılmış rıza olarak nitelendirilmekte olup bu gerekliliğin kaynağı HHY’nin 31.Maddesinde “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır.” şeklinde yaptığı düzenlemeden kaynaklanmaktadır. 

  1. Rıza Ehliyeti 

Rıza gösterecek kişinin belirlenmesi ise rıza ehliyeti kapsamında değerlendirilmelidir. Rıza ehliyeti, sünnetin kişilik hakları bağlamında değerlendirilmesinde belki de üzerinde durulması gereken en önemli konudur. Çünkü sünnetin kişilik hakkı ihlali oluşturduğunu ileri süren görüşlerin önemli bir kısmı sünnete gösterilecek rızaya ilişkin düzenlemelerin isabetsiz olduğu savına dayanmaktadır. 

Tıbbi müdahaleye gösterilecek rıza, hastanın vücut bütünlüğüne ilişkin kendi karar verme yetkisi ve hakkından kaynaklanmaktadır. Rıza kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan kural olarak hastanın rıza göstermesi gerekir. 38 Bununla beraber rıza gösterecek kişi her zaman bizzat rıza göstermeye ehliyetli olmayabilir. Bu durum kanuni düzenlemeler gereği rıza yetkisinin yasal temsilciye verilmesinden veya hastanın ehliyet sahibi olmamasından kaynaklanabilir. 

Bu çerçevede sünnet üzerinde rıza ehliyeti yani rıza göstermesi gereken kişi belirlenirken tam ehliyetliler ile sınırlı ehliyetliler birinci grup, ayırt etme gücüne sahip olmayan küçükler yani tam ehliyetsizler ikinci grup,  ayırt etme gücüne sahip yani sınırlı ehliyetsiz olan küçükler de üçüncü grup olarak sınıflandırılmak suretiyle bir değerlendirilme yapılması kanaatimizce isabetli olacaktır. 

Yaptığımız ayrıma göre birinci grup tam ehliyetliler ve sınırlı ehliyetlilerdir. “Tam ehliyetliler ve sınırlı ehliyetliler esas itibariyle her türlü tıbbi müdahaleye tek başlarına rıza gösterebilirler.”39 Sünnetin neredeyse tamamen denebilecek ölçüde büyük oranda reşit olmamış dolayısıyla çoğunlukla tam ehliyetli ve sınırlı ehliyetli olmayan küçüklere uygulandığı düşünüldüğünde pratikte büyük bir önemi olmamakla beraber yaptığımız ayrımda birinci grup olan tam ehliyetliler ve sınırlı ehliyetlilerin sünnetlerinde bizzat kendilerinin rıza gösterebilecekleri söylenebilir.  

Yaptığımız ayrıma göre ikinci grup ayırt etme gücüne sahip olmayan küçükler yani tam ehliyetsizlerdir. TMK m.15 uyarınca ayırt etme gücünün bulunmaması halinde “Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukukî sonuç doğurmaz.” hükmü çerçevesinde tam ehliyetsizlerin tıbbi müdahaleye rıza göstermelerinin, geçerli bir irade beyanında bulunmalarının mümkün olmadığı söylenebilir. Rıza belirtildiği üzere kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan bizzat kullanılması gerekir ve kural olarak kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında temsil de mümkün değildir. Tam ehliyetsizlerin işlemlerini kural olarak yasal temsilci yapmakla birlikte yasal temsilcinin kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada temsil yetkisi de yoktur. Ancak tam ehliyetsizlerin rıza gösterememesi ve yasal temsilcinin de kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarda temsil yetkisinin kullanamaması tam ehliyetsiz kişilerin hak kaybına uğramalarına ve menfaatlerinin zedelenmesine sebep olur. Bu yüzden doktrinde tam ehliyetsizlerin menfaatlerinin korunması, yasal temsilcinin kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarda temsil yetkisinin kullanamaması sebebiyle tam ehliyetsizin adeta hak ehliyetinden yoksun bir duruma düşmemesi gerektiğinden bahisle ayırt etme gücü bulunmayan kişilerinin menfaatlerinin gerektirdiği durumlarda yasal temsilcinin kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarda da temsil yetkisi olabileceği ve tıbbi müdahaleye rıza gösterebileceği kabul edilmektedir. 40 Öte yandan yorum yoluyla ulaşılan bu istisna çerçevesinde verilecek rızanın hastanın rızasının yerine geçmeyeceği ve müdahaleyi hukuka uygun hale getirmeyeceğini savunan görüşler de bulunmaktadır. Bu görüşe göre tam ehliyetsizin menfaatlerinin gerektirdiği bu müdahale için farazi, varsayılan rıza olduğu kabul edilmelidir. 41 

Bizim de katıldığımız görüş farazi rızadansa tam ehliyetsizin menfaatlerinin gerektirdiği durumlarda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak konusunda bile olsa ayırt etme gücü olmayan kişiyi bir hakkından mahrum bırakmak suretiyle hak ehliyetinden yoksun duruma düşürmektense yasal temsilciye temsil yetkisi tanımak daha makuldür. Bu çerçevede ayırt etme gücü bulunmayan küçüklerin yani tam ehliyetsizlerin sünnetlerinde rıza gösterecek kişinin küçüğün yasal temsilcisi olduğu sonucuna varılacaktır. 

Yaptığımız ayrıma göre son grubumuz üçüncü grubu teşkil eden ayırt etme gücüne sahip küçükler yani sınırlı ehliyetsiz küçüklerdir. Esasen sünnet konusunda doktrinde getirilen eleştiriler bu grubun kendi geleceğini tayin etme hakkı ile yasal düzenlemeler arasında çelişki bulunduğu görüşlerinden kaynaklanmaktadır. 

Ayırt etme gücüne sahip küçükler başkaca bir durum söz konusu değilse fiil ehliyeti bakımından sınırlı ehliyetsizler grubuna girer ve anne ile babanın velayeti altında bulunur. Türk Medeni Kanunu m.16’da ayırt etme gücüne sahip küçüklerin hukuki işlemleri “Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.” hükmüyle düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca ayırt etme gücüne sahip küçükler yasal temsilci rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremezler fakat kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları yasal temsilci izni, rızası olmadan da bizzat kullanabilirler.  

Kanunda kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların hangi haklar olduğu belirtilmemiştir. Doktrinde kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar değerlendirilirken mutlak anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar ve nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar ayrımına gidilir. Mutlak anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında temsile imkan tanınmazken nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında temsil mümkün görünmektedir. Tıbbi müdahaleye rıza da vücut bütünlüğü üzerinde gerçekleşen bir eyleme rıza göstermek olduğundan kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Doktrinde tıbbi müdahaleye rızanın mutlak anlamda kişiye sıkı sıkıya bir hak mı yoksa nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak mı olduğu belirlenirken müdahalenin aciliyeti, riskleri, etkileri, gerekliliği gibi unsurlar gö önünde bulundurulmaktadır. Müdahalenin acil ve gerekli olmadığı durumda hastanın vücut bütünlüğüne müdahale edilip edilmemesine kendisinin karar vermesi gerektiği ve bu durumda rızanın da mutlak anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğu savunulur. Diğer taraftan hastanın müdahalenin gerekliliğini kavrayamaması, hastanın rıza verecek durumda bulunmaması gibi durumlarda da rızanın nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olacağı ve bu durumda temsil mümkün olduğundan yasal temsilcinin rıza gösterebileceği belirtilir. 42 

Sünnet uygulaması özelinde sünnetin her ne kadar acil ve gerekli bir uygulama olmadığından bahisle mutlak anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğu ve bu yüzden rızanın TMK m.16 uyarınca ayırt etme gücüne sahip küçük tarafından bizzat verilmesi gerektiğini ileri süren görüşler olsa da kanaatimizce burada gereklilik daha önce izah edildiği üzere tıbbi olarak değil, sosyal ve psikolojik olarak değerlendirilmelidir. Bu kabulde sünnetin sosyal ve psikolojik açıdan gerekliliği ve küçüğün gelecekteki etkilerini gerektiği gibi göz önünde bulunduramaması sebebiyle sünnete gösterilecek rızanın nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak teşkil edeceği söylenecektir. Netice olarak da yasal temsilcinin rızada temsili mümkün olacak ve sünnete yasal temsilcinin rıza vermesi mümkün olacaktır.  

TMK 16’nın hükmü ile beraber küçüklere yapılacak tıbbi müdahaleler incelenirken TŞSTİDK ve HHY hükümleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Keza bu hükümler kimi görüşlere göre TMK m.16 hükmüyle çelişmekte kimi görüşlere göreyse TMK m.16 hükmüne bir istisna getirmektedir. Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun (TŞSTİDK) 70.maddesi “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.)” hükmünü içerir.  

Yine bu düzenlemeye paralel olarak Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24.maddesi hastanın rızası ve izin başlığı altında “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin veya vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz. Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecine ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır.” hükmünü içerir.  

Her iki hüküm de hastanın küçük olması durumunda yapılacak tıbbi müdahalelerde veli veya vasinin yani yasal temsilcinin rızasının aranması gerektiğini vurgulamaktadır. Sünnet uygulamasının da neredeyse tamamen denebilecek ölçüde büyük bir oranda hasta küçükken uygulandığı gözetildiğinde sünnette de küçüğün yasal temsilcisinin rızasının aranması gerektiği açıktır. 

Bu çerçevede yaptığımız ayrıma göre üçüncü grubumuz olan ayırt etme gücüne sahip küçüklerin sünnetlerinde rıza gösterecek kişinin TŞSTİDK ve HHY hükümleri gözetildiğinde küçüğün yasal temsilcisi olduğu sonucuna varılır. TMK m.16 kapsamında küçüğün kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını kullanırken yasal temsilcisinin iznine muhtaç olmadığı düzenlemesi karşısında ise sünnet konusunda gösterilecek rızanın sosyal ve psikolojik gereklilik dolayısıyla nisbi anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak niteliğinde olduğu ve bu sebeple temsil mümkün olduğundan yasal temsilcinin rıza göstermesinin mümkün ve yeterli olduğu kanaatindeyiz. Keza konunun velayet hakkı ve çocuğun menfaati üzerinde değerlendirilmesinin de bu görüşü güçlendirdiği görülecektir. 

  1. Velayet Hakkı ve Çocuğun Menfaati 

Küçükler kural olarak anne ve babanın velayeti altındadır. TMK m.335 “Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz.” hükmü uyarınca velayeti düzenlemektedir.  

TMK velayetin kapsamını da belirlemektedir. TMK m.339 hükmü genel olarak velayetin kapsamını “Ana ve baba, çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alır ve uygularlar. Çocuk, ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlüdür. Ana ve baba, olgunluğu ölçüsünde çocuğa hayatını düzenleme olanağı tanırlar; önemli konularda olabildiğince onun düşüncesini göz önünde tutarlar.” hükmüyle düzenlemiştir.  

TMK ayrıca velayetin kapsamına eğitimi ve dini eğitimi de alarak bunlara ilişkin düzenleme de yapmıştır. Velayetin kapsamında eğitim TMK m.340’da “Ana ve baba, çocuğu olanaklarına göre eğitirler ve onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlar ve korurlar.” hükmüyle, dini eğitim ise TMK m.341’de “Çocuğun dinî eğitimini belirleme hakkı ana ve babaya aittir. Ana ve babanın bu konudaki haklarını sınırlayacak her türlü sözleşme geçersizdir. Ergin, dinini seçmekte özgürdür.” hükmüyle düzenlenmiştir. 

Görüldüğü üzere TMK hükümleri velayetle birlikte velayetin kapsamını da belirlemiş, genel olarak ana babaya çocuğun menfaatine ters düşmedikçe çocuğun bakımı, eğitimi, ahlaki ve toplumsal gelişimi ile dini eğitimi konusunda karar alabilme yetkisi tanımıştır. 

Sünnet konusu özelinde değerlendirme yapılırken velayetin kapsamı, velayet çerçevesinde velilerin karar alabilme yetkisi ve sınırı, dini eğitim hakkı önem taşımaktadır. Bütün bu hususlar değerlendirilirken ise gerek Türk hukukundaki düzenlemeler gerek uluslararası düzenlemeler göz önünde bulundurularak çocuğun menfaati ön planda tutulmalıdır. TMK m.339’da bu husus “Ana ve baba, olgunluğu ölçüsünde çocuğa hayatını düzenleme olanağı tanırlar; önemli konularda olabildiğince onun düşüncesini göz önünde tutarlar.” hükmüyle düzenlenmiştir. Hasta Hakları Yönetmeliğinde ise “Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecine ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır.” hükmüyle yasal temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi küçüğün tıbbi müdahalelerde katılım hakkı vurgulanmaktadır.   

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1990’da imza altına aldığı Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme m.12/f.1 çocuğun dinlenilmesini “Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.” hükmüyle düzenlemektedir.  

Dikkat edilmelidir ki iç hukukun düzenlediği her iki hüküm de çocuğun olgunluğuna, anlatılanları anlayabilecek ölçüde olmasına dikkat çekmiştir. Uluslararası düzenlemeler ise iç hukuktaki düzenlemelerle paraleldir ve görüşlerini oluşturma, yeterli ayırt edebilme yeteneğine sahip çocuğun kendi yüksek yararlarına aykırı olmadıkça dinlenilmesi gerektiğini vurgulamıştır.  

Bu çerçevede çocuğun dinlenilmesi ilkesi kapsamında çocuğun görüşleri değerlendirilirken çocuğun yeterli idrake sahip olma durumu ile görüşlerini oluşturma yeteneği gözetilmelidir. Çocuğun üstün yararı ve çocuğun dinlenilmesi ilkesi beraber değerlendirilmelidir. Çocuğa menfaatiyle ters düşmediği müddetçe çocuğun dinlenilmesi ilkesi kapsamında durum açıklanmalı, istekleri, düşünceleri dinlenmelidir. Bununla beraber nihai olarak karar yine de yasal temsilciye aittir. 

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde sünnet bağlamında velayet hakkı ile çocuğun dinlenilmesi çerçevesinde çocuğun menfaatinin beraber değerlendirilmesi gerekir. Yine velayet hakkının kullanılmasının sünnet sebebiyle çocuğun vücut bütünlüğüne yapılan müdahaleyle çelişip çelişmediği, çeliştiği durumda hangi hakkın üstün tutulması gerektiği de gözetilmelidir.   

Kanaatimizce sünneti velayet hakkının ve çocuğun menfaati kapsamında değerlendirirken TMK’nin düzenlediği dini eğitim ile Anayasa’nın düzenlediği din ve vicdan hürriyeti hükümleri bağlamında da konuyu ele almak gerekmektedir. Anayasa’nın 24.maddesinde din ve vicdan hürriyeti “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.” hükmüyle güvence altına alınmıştır. Yine aynı anayasal düzenleme “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.” hükmüyle devletin gözetimi haricindeki dini eğitimi küçükler için kanuni temsilcinin talebi halinde mümkün kılmıştır. TMK ise zikredildiği üzere çocuğun dini eğitimini belirleme hakkını ana babaya vermiştir.  

Anayasal düzenleme dini eğitimi kanuni temsilcinin talebine bağlı kılmış, TMK ana babanın dini eğitimi belirleme hakkını düzenlemiştir. Ayrıca anayasal düzenleme dini ibadetin de serbest olduğunu düzenlemiştir. Dini eğitimi bu çerçevede sadece teorik, söylemsel bir eğitimden ibaret görmek anayasanın tanıdığı hakları ihlal anlamına gelecektir. Çünkü dini eğitim niteliği itibariyle yalnız teorik taraftan ibaret olmayıp uygulama ve devamlılık da gerektirmektedir. Bunun gerçekleşmesi ise anayasanın serbest olduğunu belirttiği dini ibadetler ile mümkündür.  

Sünnet de daha önce izah ettiğimiz üzere toplumsal ve dini temellere dayanan ibadet sayılan bir eylem olarak değerlendirilmelidir. Sünnetin gerekliliğine ise kişinin dini eğitimi sonucunda varılacaktır.  

Keza Alman hukukunda da sünnet uygulamasına dair yapılan açıklamalarda dini inanç ve dini eğitim hakkı üzerinde durulmuştur. Sünnetin hukuka uygunluğu tartışmasında din ögesi en önemli husus olarak yer almıştır. Bunun nedeni izah edildiği üzere çocukların sünnet ettirilmesinde en önemli etkenin din olmasıdır. Sünnetin dünya genelinde büyük oranda Müslüman ve Yahudi topluluklarında inanç gereği uygulanması buna kanıt olarak gösterilmektedir. 43 

Yerdelen bu kapsamda Alman hukukçuların görüşlerini şu şekilde açıklamıştır. “Zahle, 2009 yılında kaleme aldığı makalesinde Alman Anayasası’nın 4. maddesine göre; kişilerin dini inanç ve ibadetlerini dikkate alarak çocuğun vücut dokunulmazlığı hakkı, din ve vicdan özgürlüğü arasında bir değerlendirme yaparak ebeveynin dini özgürlük ve buna uygun eğitim hakkına dayanarak sünnet konusunda gösterdikleri rızanın geçerli olduğunu savunmuştur. Sünnet konusunda iyileştirme amacının olmamasının da bu vakaya özgü olmak üzere göz ardı edilmesi gerektiğini ancak bunun için de sünnetin tıbbi eğitim alınış bir kişi tarafından sıhhi şartlar altında yapılması gerektiğini belirtmiştir.”44  

Yine bir başka Alman hukukçunun görüşlerini Yerdelen şu şekilde açıklamaktadır: “Schramm, 2001 yılındaki Habilitation çalışmasında çocuğun kişilik ve inanç hürriyeti ile ailelerin dini inançlarını uygulama konusundaki özgürlüklerinin bunun neticesi olarak da çocuklarını koruma ve eğitme yükümlülükleri değerlendirildiğinde çocuğun vücuduna yapılan müdahalenin ehemmiyetsiz kaldığını belirtmektedir. Bu yazar, ailelerin dini konudaki yükümlülüklerinin Çocuklara Dini Eğitim Verilmesi Hakkında Kanun’da açıkça düzenlendiğini bu nedenle haklar mukayesesinde ailelerin temel hakkına öncelik tanınması gerektiği fikrindedir.”45  

Alman Anayasası’nın46 ilgili 4.maddesi şu şekildedir: “Din ve vicdan özgürlüğü ile din ve dünyevi inanç özgürlüğüne dokunulamaz.” Çocukların Dini Eğitimi Hakkında Kanun47 ise bir çocuğun dini eğitimi hakkında, çocuğun şahsına bakma hakkı ve görevi kendilerine ait olduğu sürece, ebeveynlerin belirleyici olduğunu ve küçüğün dini inançlarını yerine getirmesi konusunda dini erginliğe ulaşıncaya kadar ailesinin kararlarına riayet etmek durumunda olduğunu düzenlemektedir. 

Bu görüşlerin ve Alman hukukunun kanaatimizce Türk hukukunda sünneti değerlendirme açısından da önemli bir katkısı olacaktır. Çünkü Alman Anayasası’nın din ve vicdan özgürlüğü düzenlemesiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın din ve vicdan hürriyeti düzenlemesi oldukça benzerdir. Diğer taraftan Çocukların Dini Eğitimi Hakkında Kanun, Almanya’da çocuğun dini eğitimi ve dini inançlarını yerine getirmesi konusunda dini erginliğe ulaşıncaya kadar ailesinin kararlarına riayet etmesi gerektiğini düzenleyerek dini erginlik yaşını 14 olarak belirler. Bununla beraber Türk Medeni Kanunu ise çocuğun dinî eğitimini belirleme hakkının ana ve babaya ait olduğunu ve ergin kişinin dinini seçmekte özgür olduğunu düzenleyerek dini erginliği erginlikle başlatmaktadır. Bu düzenlemeler çerçevesinde denilebilir ki din ve vicdan özgürlüğü ile dini eğitim hakkında Alman hukukundaki düzenlemelerle Türk hukukundaki düzenlemeler benzerlik göstermektedir. Bu sebeple Alman hukukçuların sünnet konusundaki din ögesine dayanan yorumları da Türk hukuku için de  göz ardı edilmemesi gereken görüşlerdir.  

Netice olarak vücut bütünlüğü ve dini inanç özgürlüğü arasında bir kıyaslama yapılması gerekirse sünnetin kişinin vücudunda hayatı boyunca devam edecek bir etki doğurmasıyla beraber konunun bu bağlamda tartışılmasının hatalı olduğu, bu etkinin ciddi olumsuz taraflarının bulunmadığı, tam aksi şekilde sünnet olmamanın toplumsal yaşantıda kişi için daha ciddi olumsuzluklar doğuracağı, bu sebeple küçüğün menfaatinin yalnız vücut bütünlüğünde olmadığı, gelenek, sosyal meşruiyet ve dini gereklilik ile toplumsal kabulün göz ardı edilmemesi48 gerektiği ayrıca sünnetin velayet hakkı çerçevesinde dini eğitimin bir gerekliliği olduğu ve bu konuda ailenin tercihinin üstün tutulması gerektiği söylenmelidir. 

SONUÇ 

Sünnet uygulamasına getirilen temel eleştiriler sünnet sebebiyle çocuğun vücut bütünlüğünün ihlal edildiği, sünnet uygulamasında endikasyonun bulunmadığı, rıza konusunda ayırt etme gücü bulunan çocuğun iradesine öncelik verilmesi gerektiği eleştirileridir. 

Çocuğun menfaatinin yalnızca sünnet sebebiyle vücut bütünlüğüne müdahale çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Kanun koyucu çocuğun kişilik hakları kadar velayet hakkını da korumaktadır. Keza kişilik hakları gibi velayet hakkı da mutlak haklardandır.  

Sünnet uygulamasında çocuğun vücut bütünlüğüne müdahale sebebiyle kişilik haklarının ihlal edildiği ve bunun hukuka aykırı olmaması için hukuka uygunluk sebebi gerektiği söylenebilir. Hukuka uygunluk sebebi ise müdahale açısından gereken zorunlulukla beraber rızadır. Zorunluluğun mutlaka teşhis, tedavi ve korumaya yönelik tıbbi bir zorunluluk olması gerektiğini savunmak sünnetin esas dayanağı olan dini, toplumsal, psikolojik sonuçları göz ardı etmek anlamına gelir.   

İçinde bulunduğumuz toplumsal yaşantıda dini gereklilikleri daha fazla önemseyen ve bunlara riayet etmeye çalışan kesimlerle daha seküler bir yaşantı süren kesimler arasında dahi belki de uygulaması açısından büyük bir fark göremeyeceğimiz önemli konulardan birisi sünnettir. Öyle ki bunun sebebi sünnetin artık toplumda yalnızca dini bir gereklilik olarak görülmeyip uzun bir tarihi süreç içerisinde toplumsal olarak da kabul görerek vazgeçilmez bir gelenek haline gelmesidir. Diğer taraftan sünnet uygulaması yalnızca küçüğün ailesi açısından gerekli görülen bir uygulama da olmayıp bizzat küçüğün hem küçükken içinde yaşadığı toplumda hem de gelecekte içinde yaşayacağı toplumdaki menfaatini korumak açısından da gereklidir. Çünkü Türk toplumunun sünneti kabulleniş biçimi yalnızca tıbbi müdahale boyutuyla sınırlı kalmamış sünnetin sosyal çevre, aile kurumu, evlilik gibi önemli konulara da ciddi tesiri olmuştur. Denilebilir ki sünnet olmamış bir kişinin sosyal çevresi içerisinde dışlanması, zorbalığa uğraması, aile kurma aşamasında ve hatta evlilik içerisinde ciddi problemlerle karşılaşması içinde bulunduğumuz toplumsal yaşantıda ihtimal olarak değerlendirilemeyecek kadar ciddi bir gerçekliktir. Küçüğün menfaatleri ise yalnızca vücut bütünlüğünden ibaret olmayıp gelecekteki sosyal yaşantısının ve aile yaşantısının da düşünülmesini gerektirir.  

Bu sebeple tıbbi imkanların gelişmesiyle müdahale için gereken endikasyon, zorunluluk şartının tıbbi endikasyonla sınırlı olarak değerlendirilmeyip sosyal ve psikolojik endikasyonların da tıbbi müdahale açısından bir zorunluluk olarak kabul edilmesi fikri sünnet konusunda geçerlilik alanı bulmalıdır.  

Diğer taraftan rıza konusu da sünnetin kişilik hakları bağlamında değerlendirilmesinde önemli bir husustur. Sünnet uygulamasında çocuğun vücut bütünlüğüne müdahalede bulunulması sebebiyle çocuğun kişilik hakları ile sünnete yasal temsilcinin rıza gösterebilmesi sonucu velayet hakkının çatıştığını ve bu noktada çocuğun vücut bütünlüğünün korunmasının, çocuğun bizzat karar verebilmesinin daha önemli olduğunu savunan görüşler bulunmaktadır. Fakat bu görüşte de izah edildiği üzere hem çocuğun menfaatleri vücut bütünlüğü üzerindeki müdahaleye indirgenmekte hem de ailenin velayet hakkı ile dini eğitim hakkı göz ardı edilmektedir.   

Bu durum da doktrinde “eğer sünnet kişinin yüce dinini ve kimliğini ortaya koyan bir temsil şekli (değer) ise – ki Müslüman ve Yahudiler için böyle olduğunda şüphe bulunmamaktadır- küçüğün vücuduna lege artis (sonuçta iyileşme maksadının varlığı) olarak küçük bir yara açma ile karşılaştırıldığında sünnetin yapılmasının çocuğun kendisini düşünsel ve ruhsal açıdan daha rahat hissetmesi ve çocuğun gözetilmesiyle ilgili olarak daha menfaatine olduğu söylenmelidir.”49 şeklinde açıklanmaktadır. Bu çerçevede küçüğünün dini eğitimde de menfaatinin bulunduğu, bu eğitimin içeriğini velayet hakkı bağlamında ana babanın belirlediği ve sünnetin de dini eğitimin uygulaması noktasında bir gereklilik olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yüzden kanaatimizce sünnete yasal temsilcinin rıza verebilmesinde çocuğun iradesinin ve vücut bütünlüğüne müdahalenin göz ardı edilmesi eleştirileri konunun çok küçük bir kısmını ele alarak tartışılan konuya geniş olarak bakabilme imkanını elden kaçırmaktadır.  

Ayrıca tıbbi müdahaleye ve dolayısıyla sünnete rıza konusunda en çok eleştirilen hususlardan biri TMK m.16 hükmü uyarınca ayırt etme gücü olan küçüklerin kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını yasal temsilcilerinin rızasına gerek duymadan kullanabilmelerinin mümkün olmasına rağmen TŞSTİDK ve HHY uyarınca tıbbi müdahalelerde bütün küçükler yönünden yasal temsilcinin rızasının aranmasıdır. Bu düzenlemeler sebebiyle küçüğün tıbbi müdahalenin süjesi olmaktan çıkarılarak, tıbbi müdahalede obje konumuna getirildiği belirtilmektedir.  

Bizim görüşümüz ise belirtilen düzenlemelerle tıbbi müdahalenin önemi dolayısıyla TMK m.16’ya bir istisna getirilerek yasal temsilcisinin rızasının aranmasının hem velayet hakkı kapsamında hem çocuğun menfaatlerinin daha iyi korunabilmesi kapsamında çocuğun kişilik haklarının korunması bakımından daha isabetli olduğu yönündedir. Sünnet uygulaması özelinde ise yasal temsilcinin rızası yerine ayırt etme gücüne sahip küçüklerinin rızasının aranması farklı sorunlar doğurarak çocuğun menfaatini daha olumsuz yönde etkileyebilecektir. Ülkemizde sünnet uygulaması çoğunlukla küçük ayırt etme gücüne sahip olmadan evvel gerçekleştirilmektedir. Ayırt etme gücü nisbi bir kavram olup somut olay ve kişi özelinde değerlendirilmesi gerekse de genel olarak olağan şartlarda ayırt etme gücüne sahip küçüğün en iyi ihtimalle ergenlik döneminin başında olacağı düşünülürse bu yaşta küçüğün henüz psikolojik ve cinsel gelişiminin önemli bir aşamasında olduğu, eğitime, yönlendirilmeye ve korunmaya muhtaç olduğu açıktır. Bu aşamada sünnet gibi bir kararın henüz hem bedensel hem psikolojik olarak gelişim aşamasında olan, gelecekte sünnetin yaşamına etkilerini içinden geçtiği gelişim döneminden ötürü yeterince tartamama ve gözetememe ihtimali olan küçüğün rızasına bırakılması kanaatimizce yerinde değildir. Toplumun çok büyük bir kısmı toplumsal ve dini gerekçelerle küçüğün yaşantısı boyunca toplumdan dışlanması, evlenememesi gibi ihtimallerin de önüne geçebilmek amacıyla küçük ayırt etme gücünü elde etmeden sünnet ettirilmesini makul görmekte ve sünnet bu şekilde uygulanmaktadır. Toplumsal yapı ve toplum uygulaması da bu tartışmaya aslında çocukların çoğunlukla ayırt etme gücüne sahip olmadan önce velilerin kararıyla sünnet ettirilmesi suretiyle gerekli ve isabetli cevabı vermektedir. 

Bu tartışmaların açıklığa kavuşması adına mevzuatta birtakım düzenlemeler yapılması da isabetli olabilecektir. Rıza, tıbbi müdahaleyi ancak endikasyonla birlikte hukuka uygun hale getireceğinden sünnet gibi toplum tarafından büyük kabul gören ve uygulanan müdahalelerin sosyal ve psikolojik gereklilikleri gözetilerek sosyal ve psikolojik endikasyonlarla da tıbbi müdahale yapılabileceğine ilişkin bir düzenleme yapılması, endikasyon konusundaki tartışmaları sona erdirecektir.50 Yine TMK ile TŞSTİDK düzenlemeleri arasında çelişki bulunduğu tartışmalarının sona erdirilmesi adına özel düzenleme olan TŞSTİDK’de açıkça ayırt etme gücü olan küçüğe yapılacak tıbbi müdahalelere de yasal temsilcinin rıza gösterebileceğine ilişkin bir düzenleme yapılması isabetli olacaktır. 

KAYNAKÇA 

ADIGÜZEL, Sibel, “Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğü”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 19, 2014, s. 943-995. 

ALTUN, Abdurrahim, “Küçüğün Tıbbi Müdahaleye Rızası”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2018, s.37-52. 

ATEŞ, Derya / AKINTÜRK, Turgut / AKİPEK, Jale, Türk Medeni Hukuku Birinci Cilt Kişiler Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 2022. 

ATEŞ, Derya / AKINTÜRK, Turgut, Medeni Hukuk, Beta Yayınları, İstanbul, 2024. 

AYAN, Mehmet / AYAN, Nurşen, Kişiler Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2016. 

AYAN, Mehmet, Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk, Kazancı Kitap, Ankara, 1991. 

BALKAN, Emin / KILIÇ, Nizamettin, “Sünnet ve Komplikasyonları”, Güncel Pediatri Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 1, 2005, s. 22-23 (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/911677, e.t. 29/05/2025). 

DEMİRSOY AŞIKOĞLU, Eda, “Kişi Dokunulmazlığı Hakkı Bağlamında Rıza Olmaksızın Yapılan Tıbbi Müdahaleler”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Sayı: 35, 2018, s.319-343. 

GÖZTEPE, Ece, “Din ve Hukuk Arasındaki Çizgi”, Prof. Dr. Erdal Onar’a Armağan, Cilt I, 2013, s.283-316. 

HAKERİ, Hakan, Tıp Hukuku, Seçkin Yayınevi, 5. Baskı, Ankara, 2012. 

KADIOĞLU, Hakan Hadi / AYDIN, İbrahim Hakkı / BEKİRYAZICI, Eyüp, “Di̇nî ve Tıbbî Açıdan Sünnet”, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 25, 2006, s.1-1 

KAHRAMAN, Zafer, “Medeni Hukuk Bakımından Tıbbi Müdahaleye Hastanın Rızası”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:7, Sayı:1, 2016, s. 479-510. 

KAYIHAN, Şaban, Kişiler Hukuku (Gerçek Kişiler – Tüzel Kişiler), Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2022. 

NUHOĞLU, Ayşe, “Sünnet ve Ceza Hukuku”, Prof. Dr. Nur Centel’e Armağan, s. 211-219. 

OĞUZMAN, M. Kemal / BARLAS, Nami, Medeni Hukuk, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2019.  

ÖZGENÇ, İzzet, “Tıbbi Müdahale Dolayısıyla Ceza Sorumluluğu: Hukuka Uygunluğa İlişkin Kriterler”, İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, Sayı: 17, 2011, s.98-103 (https://www.medipol.edu.tr/sites/default/files/document/SD17-98-103.pdf (e. t. 29/05/2025). 

SÖZÜBİR, Selami, “Çocuk Hekimleri İçin Sünnet Bilgileri”, Türk Pediatri Arşivi, Cilt: 45, Sayı: 11, 2010,  s. 100-103 (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/141097, e.t. 29/05/2025). 

ŞENOCAK, Zarife, “Küçüğün Tıbbi Müdahaleye Rızası”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 50, Sayı: 4, 2001, s. 65-80. 

ŞENOL, Ayşe Nihal, “Sünnet ve Çocuğun Menfaati”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, 2019, s.1337-1357. 

YERDELEN, Erdal, “Hukuki Açıdan Sünnet (Beschneidung)”, Tıp Hukuku Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 3, 2013, s. 43-74.